TED Talk / William Li: Beslenmeyle Kanseri Açlıktan Öldürebilir miyiz?

TED Konusmalarinda “Beslenmeyle Kanseri Açlıktan Öldürebilir miyiz?” konusuna bir bakis.

William Li, kanser tedavisine yeni bir düşünce şekli getiriyor: Anjiogenezi, yani tümörleri besleyen kan damarlarını hedef alıyor. Önemli olan ilk ve en önemli adım: Kanserle savaşan besinleri tüketerek, kanseri kendi oyunuyla yenmek. Dr. Li Anjiogenez Vakfi kurucusu, dunya capinda 40.000 hekimi kanser, Alzheimer’s, diyabet ve benzeri olumcul hastaliklarin yeni tedavileri konusunda egitiyor.

Videonun sag altinda altyazi secenekleri var, Turkce orada mevcut. Ben yine de okumak isterseniz diye Turkce transkriptini asagi ekledim. Konusmanin sonunda bu besinlerin listesini de gorebilirsiniz, neredeyse hepsi ulkemizde kolaylikla bulunan besinler.

“İyi günler, etrafımızda tıbbi bir devrim yaşanıyor ve bu devrim toplumumuzdaki en korkulan bazı hastalıkları fethetmemizi sağlayacak. Kanser bunlardan biri. Bu devrimin adı da “anjiogenez” ve vücudumuzun damar geliştirmek üzere kullandığı süreçle ilgili.

Niye kan damarlarına önemli veriyoruz? İnsan vücudu bunlarla dolup taşıyor; tipik yetişkinde, yakalşık 80.000 km damar var. Arka arkaya eklendiğinde, dünyayı iki kere dolacak bir çizgi oluşturuyor. En küçük damarlara “kılcal damar” deniyor; vücudumuzda bunlardan 19 milyar tane var. Bunlar “can damarları”, ancak şimdi göreceksiniz ki “ölüm damarlarına” dönüşebiliyorlar. Kan damarlarının en dikkat çekici özelliği, içindeki büyüdükleri ortama ayak uydurabilmeleri. Örnek olarak, karaciğerde, kanı zehirden arındırmak için, kanallar oluşturuyorlar. Akciğerde, solunum için hava torbacıklarına dönüşüyorlar. Kaslarda, spiral olarak gelişiyorlar; bu sayede kaslar dolaşımı engellemeden kasılabiliyor. Sinir hücrelerinde, elektrik hattı gibi hücre boyunca ilerleyip, hücrelerin canlılığını sağlıyorlar. Bu damarların çoğunu, hala anne rahmindeyken oluşturuyoruz. Bunun anlamı şu: büyüklerde, özel bir kaç durum haricinde, kan damarı oluşmuyor. Kadınlarda rahmin duvarlarının oluşumunu desteklemek için kan damarları her ay oluşuyor.Hamilelik boyunca, plasentayı oluşturup anne ile bebeği bağlıyorlar. Bir yaralanmadan sonra da, kan damarları kabuğun altında gelişip, yarayı tedavi ediyorlar. İşte böyle görünüyor. Yüzlerce kan damarı,yaranın ortasında büyüyor.

Dolayısıyla vücudun herhangi bir zamandaki damar miktarını düzenleyebilme becerisi var. Vücut bu işi, şık ama karmaşık bir dengeleme sistemiyle, anjiogenez uyarıcıları ve inhibitörleriyle yapıyor. Öyle ki, hızlı bir şekilde kan damarlarının yayılması gerektiğinde vücut, “anjiogenik faktör” denen proteinleri üretiyor, bunlar da doğal gübre gibi yeni kan damarlarının fışkırmasını sağlıyor. Bu fazla damarlara ihtiyaç kalmayınca da, vücut bu damarları doğal anjiogenez inhibitörleri kullanarak başlangıç seviyesine geri çekiyor. Başka durumlarda, normalden az damar olduğunda, damarların normal seviyeye gelmesi gerekebiliyor. Mesela, bir yaralanmanın ardından. Vücut bunu da hallediyor; ancak damar miktarlarını normal seviyeye kadar arttırıyor.

Bir çok hastalıkta insan vücudunun yeterince fazla sayıda damarı, yeterince kısa sürede büyütüp tamamlamasını engelleyen hatalar oluştuğunu biliyoruz. Bu durumlarda, anjiogenezin dengesi bozulmuş oluyor. Anjiogenez dengesi bozulduğunda, bir çok hastalık ortaya çıkıyor. Mesela yetersiz anjiogenez yani yeterince damar olmaması, tedavi olmayan yaralara, kalp krizlerine, dolaşımsız kalan bacaklara, inme yüzünden ölüme ve sinir hasarına yol açar. Öte yandan, aşırı anjiogenez, yani fazla miktarda damar yine rahatsızlıklara yol açar. Kanserde, körlükte, artiritte, obezlikte, Alzheimer’de, dünyada bir milyardan fazla insanı muzdarip eden görünürde birbirine hiç benzemeyen toplamda 70’ten fazla rahatsızlıkta, anormal anjiogenez durumunun ortak bir payda olarak bulunduğunu görüyoruz. Bunu farketmek, bu rahatsızlıklara yaklaşım şeklimizi değiştirip, anjiogenezi kontrol altında tutmaya çalışmamızı yol açıyor.

Özellikle kanser üzerinde duracağım, çünkü anjiogenez, kanserin çok önemli bir özelliği; her türlü kanserde görünüyor. Dolayısıyla, bu gördüğünüz bir tümör, koyu gri yoğun bir kitle; beynin içinde büyüyor. Mikroskop altında, yüzlerce kahverengi kan damarını görübilirsiniz – bu kılcal damarlar, kanser hücrelerini besliyor, oksijen ve besin taşıyor. Ama kanserler başlangıçta farklı oluyor. Aslında, kanserler, özellikle bir kan kaynağı ile ortaya çıkmıyor. Ufak, mikroskopik hücre yuvaları olarak başlayıp, en fazla yarım milimetreküp hacmine dek büyüyebiliyorlar. Bu, tükenmez kalemin ucu kadar bir hacim. Daha büyüyememelerinin sebebi, kan kaynaklarının olmaması. Dolayısıyla yeterince oksijen veya besin gelmiyor.

Aslında, bu mikroskopik kanserlerin vücudumuzda sürekli oluştuğunu tahmin ediyoruz. Araba kazalarında ölen insanların otopsileri, 40 ile 50 yaş arasındaki kadınların yüzde kırkının memelerinde, mikroskopik kanserlerin bulunduğunu gösteriyor. 50’li ve 60’lı yaşlarındaki erkeklerin yüzde ellisinde mikroskopik prostat kanserleri oluyor. Aslında hepimiz, 70’li yaşlarımıza geldiğimizde, tiroid bezlerimizde mikroskopik kanserler oluyor. Ancak, kan kaynağı bulmadan, bu kanserlerin çoğu hiç bir zaman tehlikeli hale gelmiyor. Anjiogenez üzerine ilk araştırmaların yürütenlerden olan hocam Dr Judah Folkman, bir keresinde, bunlara “hastalık olmayan kanser” demişti.

Dolayısıyla vücudun normal çalışırken anjiogenezi dengelemeye çalışması kan damarlarının kanserleri beslemesini engelliyor. Bu da, kanseri karşı korunma mekanizmalarının en önemlilerinden biri. Aslında eğer anjiogenezi bloke ederek kan damarlarının kanser hücrelerine ulaşmalarını engellerseniz, tümörler asla büyüyemiyor. Ama anjiogenez bir kere gerçekleşince, kanserler artarak büyüyor. İşte bu şekilde, bir kanser, zararsızdan, ölümcüle doğru değişiyor. Kanser hücreleri mutasyona uğrayıp, doğal gübre gibi işleyen anjiogenik faktörleri salgılayıp, kansere doğru ilerleyen kan damarlarının sayısını arttırıyorlar. Bu damarlar kanseri ele geçirdikçe, kanser genişleyip çevresindeki dokuları ele geçiriyor. Kanseri besleyen bu damarlar, aynı zamanda kanser hücrelerinin dolaşıma katılmasını sağlayıp metastaza yol açıyorlar. Maalesef, kanserler ancak bu geç sahfada teşhis edilebiliyor. Anjiogenez harekete geçmiş, kanser hücreleri de deli gibi yayılmaya başlamış oluyor.

Dolayısıyla, anjiogenez, zararsız kanser ve zararlı kanser arasındaki hassas nokta olduğuna göre, anjiogenez devriminin önemli bir bölümü de, kanser tedavisi için, kanserin kan kaynağını kesmektir. Kemoterapiden tümüyle farklı bir yöntem olan bu tedavi şekline “anti-anjiogenik tedavi” adını veriyoruz; çünkü bu tedavi özellikle kanseri besleyen kan damarlarını hedef alıyor. Bunu yapabilmemizin sebebi,tümör kan damarlarının, vücudun kalanında görülen normal, sağlıklı damarlardan çok farklı olmaları.Anormaller, yapıları bozuk, ve bu nedenle onları hedef alan tedavilere karşı son derece savunmasızlar. Sonuç olarak, kanser hastalarına anti-anjiogenik tedavi uyguladığımızda – burada, bir tür beyin tümörü olan gliomayı görüyorsunuz – tümörün kaynaksız bırakıldıldığı yerde ciddi değişikliklerin olduğunu görüyorsunuz. Burada, FDA tarafından onaylanmış bir ilaç olan Avastin uygulanan, meme kanserli bir kadın görüyorsunuz. Tedavinin ardından, kan dolaşımından oluşan halenin yok olduğunu görübilirsiniz.

Size, iki çok farklı kanser tipi göstermiş olsam da, her ikisi de anti-anjiogenik tedaviye çok olumlu sonuç veriyorlar. Dolayısıyla, bir kaç sene önce kendime bir soru sordum: “Acaba bir bir adım daha ileri götürüp, diğer kanserleri de tedavi edebilir miyiz, hatta diğer türlerdeki kanserleri?” diye sordum. Resimde, 9 yaşındaki boksör cinsi köpek Milo’yu görüyorsunuz. Milo’nun omzunda, “malignant nörofibroma” diye bilinen çok saldırgan bir tümör vardı. Akciğerine geçti. Veteriner, sadece üç ay ömür vermişti. Biz de, köpek besinine eklenen anti-anjiogenik ilaçlardan oluşan bir karışım ile, tümörün üzerine sürelecek bir merhem verdik. Tedavinin ilk bir kaç haftasının sonunda, kanserin gelişimini yavaşlatmayı becerdik; sonunda da Milo’nun ömrünü, veterinerlerin tahmin ettiğinin altı katına çıkartabildik; yaşam kalitesi de çok yüksekti.

Ardından, 600’den fazla köpeği tedavi ettik. Yüzde altmışı tedaviye olumlu cevap verdi. normal şartlar altında uyutulacakken, bu ev hayvanlarının ömrünü uzattık. Size, daha bile ilginç bir kaç örnek daha göstermek isterim. Bu, Florida’da yaşayan, 20 yaşında bir yunus, ağzında, görüdüğünüz lezyonlar vardı;bu lezyonlar, 3 yıl içinde, saldırgan skuamöz hücre kanserlerine dönüştü. Biz de anti-anjiogenik macun yaratıp, kanserin üzerine, hafta üç defa fırçalayarak uygulattık. yedi aylık bir süre içinde, kanserler tümüyle ortadan kalktı, ve biopsi sonuçları normale döndü.

Burada, Guiness adlı bir atın dudağında oluşan bir kanseri görüyorsunuz. Bu anjiosarkoma adı verilen çok ama çok ölümcül bir kanser. Tedaviye başladığımızda, zaten lemf bezlerine sıçramıştı; biz de dudak için anti-anjigenik merhem ile, ağızdan alınan bir karışım kullarak, hem dahili, hem de harici tedavi uyguladık.Altı aylık tedavinin sonunda, at bütünüyle iyileşti. Bu fotoğrafta, tedaviden altı sene sonra, çok mutlu olan sahibiyle beraber görünüyor.

Tabii, anti-anjiogenik tedavi çok çeşit kanserlerin tedavisinde kullanılabilir. Hatta, ilk geliştirilen ilaçlar, hem köpekler hem de insanlar için piyasaya sürüldü. 12 değişik ilaç ve 11 değişik kanser şekli var; ancak esas soru şu: Bunların pratikte işe yarıyor mu? Ekranda, sekiz değişik kanser tipi için hastaların hayatta kalma oranları görünüyor. Buradaki sütunlar, sadece kemoterapi, radyasyon ve ameliyat olan dönemdeki hasta ömürlerini gösteriyor. Ancak, 2004’te anti-anjiogenik tedaviler hayata geçirildiğinde, böbrek kanseri, multipl miyelom, kalın bağırsak kanseri, ve GIST’lerde 70 ile 100 arasında bir gelişme olduğunu görebiliyoruz. Etkileyici bir sonuç. Ama diğer tümörlerde ve kanser çeşitlerinde, sadece mütevazi gelişmeler oldu.

Kendime şunu sormaya başladım: “Neden daha iyisini yapamadık?” Bence cevap çok açık: Kanseri çok geç tedavi edebiliyoruz, çoktan vücuda yerleşip de etrafa yayılıp, metastaz yaptıktan sonra tedaviye başlanıyor. Doktor olarak, bir rahatsızlık ileri safhaya geldikten sonra, tedaviden sonuç almak çok zor veya imkansız oluyor. Dolayısıyla ben de anjiogenezin biyolojisine dönüp düşünmeye başladım: Acaba kanserin çözümü, anjiogenizi engellemek, yani kanseri kendi oyununda yenmek olabilir mi? Bu şekilde kanserler asla tehlikeli hale gelmez. Bu, hem sağlıklı insanlara hem de kanserden bir kaç kere kurtulmuşinsanların bir daha yakalanmamalarına yardımcı olur. Ben de, kanserde anjigenezi engellemenin yollarınıaraştırmak için, kanserin sebeplerine baktım. Beni çok şaşırtan, beslenmenin, doğal nedenlerden oluşan kanserlerin yüzde 30 – 35’ine yol açması oldu.

İlk akla gelen, beslenmemizden neler çıkartabiliriz, diye sormak; neyi azaltıp kısabiliriz. Ama ben tersten yaklaştım ve şunu sordum: Ama beslenmemize, hangi doğan anti-anjiogenik besinleri katıp da vücudun savunma sistemini güçlendirip kanserleri besleyen kan damarlarını geriletebiliriz? Başka bir deyişle, beslenmeyle kanseri açlıktan öldürebilir miyiz? Cevap: Evet. Size göstereceğim. Bu araştırma, bizi,pazara, çiftliğe ve baharatçılara yöneltti, çünkü tabiat ananın içinde doğal angiogenez inhibitörleri bulunduran bir çok yiyecek ve içecek yaratmış olduğunu farkettik.

Burada, geliştirdiğimiz bir test sistemini görebilirsiniz. Ortada, bir çok kan damarının patlayan yıldız misalidağıldığı bir halka bulunuyor. Bu sistemi kullanarak, yemek eşdeğeri miktarlarda beslenme faktörlerinin etkisini ölçebiliyoruz. Şimdi size kırmızı üzüm suyu koyduğumuz zaman ne olduğunu göstereyim. Aktif madde, resveratrol. Kırmızı şarapta da bulunuyor. Anormal angiogenez, %60 oranında azalıyor. Çilek ezmesi koyduğumuz zaman ne olduğunu göstereyim: Angiogenezi güçlü bir şekilde baskılıyor. Soya fasülyesi ezmesi: Burada, giderek artacak bir antiangiogenez yiyecek ve içecek listesi var. Her değişik yemek çeşidinin, çeşitli tiplerinin, özellikle faydalı olabileceklerini düşünüyoruz. Bunu ölçmek istememizin sebebini şöyle ifade edeyim: Çilek yiyecekseniz, veya çay içecekseniz, Neden kansere karşı en faydalı olanını seçmeyesiniz?

Burada denediğimiz dört çay çeşidini göreceksiniz. Hepsi de sıkça bulunan malzemeler. Yasemin çayı, Japon sencha çayı, Earl Grey ve hazırladığımız özel karışım. Burada, çayları etki seviyelerine göre aşağıdan yukarıya sıralanmış olarak görebilirsiniz. Burada çok güzel olan, değişik çeşitte çaylarıkarıştırdığımız zaman oluşan kombinasyonun ikisinden de daha güçlü olması. Besinlerin arasında sinerji olduğunu gösteriyor.

Burada, deneylerimizden çıkan diğer verileri görebilirsiniz. Laboratuarda simüle ettiğimiz tümör angigenezini, buradaki siyah barda görebilirsiniz. Bu sistemle, kanser ilaçlarının etkisini ölçebiliyoruz. Bar ne kadar küçükse, o kadar az angiogenez – yani iyi. Burada, insanlarda kanser olasılığını azaltan çok kullanılan bazı ilaçları göreceksiniz. Statinler, steroid olmayan anti-enflamatuar ilaçlar, ve angiogeneziengelleyen bazı başka ilaçlar. Burada da, beslenme faktörlerinin ilaçlarla başa baş gittiğini görebilirsiniz.Gördüğünüz gibi, son derece yakınlar, hatta bazı yerlerde ilaçlardan bile daha etkililer. Soya, maydanoz, sarımsak, üzüm, böğürtlen… Evime gidince buradaki malzemelerle lezzetli bir yemek pişirebilirim. Şimdi hayal edin: Dünyanın ilk besin değerlendirme sistemini yaratıp, yiyecekleri antiangiogenez özelliklerine göre, kanser engelleme özelliklerine göre puanlandırsak. İşte şimdi bunu yapıyoruz.

Size sadece bir kaç tane laboratuar verisi gösterdim; dolayısıyla esas soru şu: İnsanların belirli yemekleri yemesiyle kanserde angiogenezi azaltacağını gösteren kanıt var mı? Benim bildiğim en iyi örnek, 79000 erkek arasında 20 yıl boyunca yapılmış bir araştıma. Bu araştırma sonucunda, haftada 2-3 defa pişmiş domates yiyen adamların, prostat kanseri olasılığında %50 düşüş olduğu görülmüş. Domasteslerin, bol miktarda likopen içerdiğini ve likopenin de antiantiogenik olduğunu biliyoruz. Ama daha da ilginç olan buluntu şu: Prostat kanseri oluşan erkeklerin arasında da, daha fazla domates sosu yiyenlerin, kanserlerini besleyen daha az kan damarı olması. Dolayısıyla, insanlar üzerinde yapılan bu araştırma, günlük miktarlarda antiangiogenik besin tüketiminin, kanseri ne kadar azaltabileceğinin göstergesi. Şimdi, Dean Ornish, UCSF ve Tufts Üniversitesi ile beraber, sağlıklı beslenmenin, kanda bulunan angiogenez markörleri üzerindeki ilişkisini araştırıyoruz.

Sizinle paylaştığım bilginin etkileri çok geniş – kanser araştırmalarının da ötesinde. Çünkü, eğer haklıysak, tüketici eğitimini, besin hizmetlerini, toplum sağlığını, hatta sigorta endüstrisini etkileyebilir. Hatta, bazı sigorta şirketleri şimdiden burada anlattığım çizgide düşünmeye başladı. “Blue Cross and Blue Shield of Minnesota” şirketinin reklamını görebilirsiniz. Ayrıca, dünyanın etrafında bir çok insan için, kanserin beslenmeyle engellenmesi, mümkün olan tek pratik çözüm olabilir; çünkü herkes son aşamada kullanılan pahalı ilaçlara para veremeyebilir. Ama yerel, sürdürülebilir antiangigenik tahıllardan yapılmış sağlıklı bir beslemeden herkes faydalanabilir.

Son olarak, size besinlerden bahsettim, kanserden bahsettim, ama anlatmak istediğim bir rahatsızlık daha var; bu rahatsızlık obezite. Çünkü yağ dokunun angigeneze çok bağımlı olduğunu keşfetmiş bulunuyoruz. Aynen tümör gibi, yağ doku da kan damarları geliştikçe büyüyor. Şimdi soru şu: Kan kaynağını keserekyağ dokuyu azaltabilir miyiz? Yukarıdaki çizgi, küçük bir tenis topuna benzeyene dek sürekli yemek yiyengenetik olarak obez bir farenin vücut ağırlığını gösteriyor. Alttaki çizgi de normal bir farenin ağırlığını gösteriyor.

Eğer obez fareye angigenez inhibitörü verirseniz, fare ağırlık kaybediyor. Tedaviyi durdurunca, fare yeniden şişmanlıyor. Tedaviyi yeniden başlatınca, yine zayıflıyor. Tedaviyi durdurunca, yine şişmanlıyor.Sadece angiogenezi inhibe ederek, kilosunu indirip arttırabiliriz. Dolayısıyla, kanserin engellemesi için bu geliştirdiğimiz yaklaşım, obezite için de faydalı olabilir. Daha da ilginç olan, bu yöntemle, obez fareleri alıp da, kilolarını normal farelerinkilerin altına düşürmeyi beceremiyoruz. Başka bir deyişle, “süpermodel fareler” yaratamıyoruz. (Kahkaha) Buradan, angiogenezin sağlıklı seviyeleri düzenleyebildiğini gösteriyor.

Albert Szent Gyorgi, bir keresinde şöyle demişti: “Keşif, herkesin gördüğünü görüp, kimsenin düşünmediğini düşünmekten müteşekkildir.” Umarım sizi, kanser, obeziye ve benzer rahatsızlıklarda,tedavi için bunların ortak paydasına, yani angiogeneze saldırmakta büyük güç olabileceğine ikna edebildim. Dünyanın şu anda buna ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Teşekkürler.

June Cohen: Yani bu ilaçlar şu anda – henüz çok bulunan kanser tedavileri değil. Burada kanser olan insanlara ne önerirdiniz? Kanser hastasına şu anda bu tedavileri uygulamayı önerir misiniz?

William Li: FDA tarafından onaylanmış olan antiangiogenik tedaviler var. Aranızdaki kanser hastaları, veya kanser hastalarına yardımcı olmak isteyenler, bu ilaçlarla ilgili bilgi isteyebilirsiniz. Devam eden bir çok klinik araştırma da var. Angiogenez Vakfı, 300 şirketi takip ediyor, yolda daha geliştirilecek 100 tane daha ilaç var. Dolayısıyla, onaylanmış ilaçları klinik deneyleri göz önünde bulundurabilirsiniz. Ama doktorların ne yapabileceğini sormaktansa, kendimizin kendimiz için ne yapabileceğimizi sormamız gerekiyor. Bu da vurgulamak istediklerimden biri: Doktorların bizim için yapamayacağı şeyleri, bilgimizi kullanıp harekete geçerek yapabileceğimizi anlatmak istedim. Eğer tabiat ana bize bir takım ipuçları verdiyse, besinlerimizin değerini verdiğimiz bir gelecek olabileceğini düşünüyoruz. Yediklerimiz, aslında günde üç kere kemoterapi.

JC: Anlıyorum. Peki bu bağlamda, kanser risk faktörü taşıyan insanlar için, profilaktik tedavi mi önerirsiniz,yoksa sadece bol domates soslu doğru beslenmeyi mi?

WL: Bildiğiniz gibi, dönemimizde bol miktarda epidemiyoloji çalışması bulunuyor. Bu bilgi çağında,Pubmed veya National Library of Medicine gibi güvenilir bir kaynağa gidip epidermiyoloji kanser riski azaltma için beslenme veya ilaca dayalı epidermiyoloji çalışmaları bulmak zor olmaz. Bu araştırmayı yapmanızı kesinlikle tavsiye ederim.

JC: Tamam. Çok teşekkür ederim.”

antiangiogenic

anti-anjiogenik maddeleri dogal olarak iceren besin kaynaklari
yesil cay
cilek
bogurtlen
frambuaz
yaban mersini
portakal
greyfurt
limon
elma
ananas
kiraz
kirmizi uzum
kirmizi sarap
bok choy (bir tur cin lahanasi)
kale marulu
soya fasulyesi (GDOsuz olmasina dikkat)
ginseng
maitake mantari
meyan koku
zerdecal
muskat cevizi
enginar
lavanta
balkabagi
deniz hiyari
ton baligi (ciftlik ve konserve hali degil)
maydonoz
sarimsak
domates
zeytinyagi
uzum cekirdegi yagi
dark cikolata

Advertisements

2 Comments Add yours

  1. Deniz Ünver says:

    Bu konuşmayı o kadar çok seviyorum ki, belki 10 kez dinlemişimdir. Çok umut verici ve motive edici.

    Like

  2. zehra turhan says:

    sizi takip etmeye başladığım ilk günden bu yana her gün yeni bir bilgiyle aydınlanma yaşıyorum. ellerinize emeğinize sağlık

    Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s